|
pace -- 1. adım; 2. yürüyüş hızı; 3. (mecazi) ilerleme hızı pagan -- putperest, kâfir pageant -- debdebeli yürüyüş alayı pal -- arkadaş palate -- 1. damak; 2. kabul edebilmek, razı olabilmek (unpalatable = yenilmez yutulmaz, nahoş) pale -- solgun, soluk palliate -- geçici olarak dindirmek, hafifletmek (palliative = "palyatif") palmistry -- el falı (palmist) palpable -- elle tutulur gözle görülür, somut pamper -- övgüleriyle şımartmak pandemonium -- velvele, gürültü patırtılı kargaşa (pan-demon-ium: bütün şeytanlar toplanıp tepinirlerse ne olur?) parable -- ders verici, öğretici hikaye paramount -- üstün, üstün nitelikte veya önemde paraphrase -- başka sözcükler kullanarak aynen ifade etmek parity -- denklik, parite parsimony -- cimrilik derecesinde tutumluluk partial -- 1. kısmi; 2. taraf tutan (partiality X impartiality) participate (in) -- katılmak, katılımda bulunmak (participant = katılımcı) parting -- ayrılma, veda partisan -- tarafgir, partizan patent -- 1. patent; 2. aşikar, apaçık pathetic -- pek acıklı, pek dokunaklı (pathos = dokunaklılık, acıklılık) patriot -- yurtsever patron -- 1. müşteri; 2. hâmi pattern -- örüntü, temel çizgiler peasant -- köylü... peasantry 1. köylülük; 2. köylüler (toplu anlamda) peculiarity -- 1. kendine özgü özellik; 2. tuhaflık, gariplik (sıfat: peculiar) pedestal -- heykel kaidesi (yüksekte görülme, aziz tutulma nüansı ile) pedestrian --yaya pedigree -- 1. şecere, soy; 2. safkan, cins pedlar -- sokak satıcısı, seyyar satıcı penal -- cezaya ilişkin (penal code = ceza yasası; to penalize = cezalandırmak; penalty kick = ceza vuruşu, penaltı) penetrate -- içine işlemek, girmek, nüfuz etmek penultimate -- sondan bir önceki perceive -- algılamak (isim: perception = algı) perceptive -- gözünden kaçırmayan, sezgisi/algıları kuvvetli perennial -- daimi, yıl be yıl perfect -- kusursuz, mükemmel (tersi: imperfect = defolu) perfunctory -- yarım yamalak, dostlar alışverişte görsün diye peril -- tehlike (perilous = dangerous, risky, hazardous) perimeter -- çevre, civar, muhit perjury -- yalan yere yemin etme, yalancı şahitlik persecute -- zulmetmek (isim: persecution) persevere -- sebat etmek persuade -- ikna etmek (isim: persuasion) (sıfat: persuasive) pertinent -- 1. konuya ilişkin; 2. uygun (davranış) (impertinent = saygısız) perturb -- rahatsızlık ve tedirginlik vermek perverse -- ters, aksi, huysuz (perversion = sapıklık; pervert = sapık) pioneer -- 1. öncülük etmek, ilk olarak yolu açmak; 2. öncü, ilk araştıran pest -- başbelası, haşere (pestilence = öldürücü bulaşıcı hastalık salgını) plentiful -- bol; bereketli plunge (into) -- dalarak atlamak, tereddütsüz dalmak poll -- seçim oylaması, anket pollute -- kirletmek (isim: pollution) postpone -- ertelemek (oysa, cancel: iptal etmek) poverty -- fakirlik (sıfat: poor) praise -- övgü pray -- dua etmek (prayer = dua) precarious -- zorlukla ve güçlükle sürebilen veya sürdürülebilen, ucuucuna yeterli, varlığı risk altında, az, yetersiz precaution -- önlem, tedbir precisely -- tam olarak; kesinlikle precocious -- vaktinden önce gelişmiş, çabuk gelişmiş preclude -- meydan vermeyecek şekilde önceden önlemek veya yasaklamak predecessor = selef, kendinden önce gelen (zaman boyutunda) (tersi: successor = halef, yerine geçen) predict -- kehanette bulunmak (isim: prediction) premium -- prim, sigorta primi prescribe -- tavsiye etmek, reçetelemek preside (over) -- başkanlık etmek (isim: president) presume -- varsaymak presumably -- galiba, herhalde, büyük olasılıkla, öyle varsaymamız gerekir ki presumptious -- hüsnü kuruntu sahibi, herkes onun istediğini yapacak sanan pretend -- rol yapmak, gibi yapmak (isim: pretense: sahteci tavır) pretext -- bahane preview -- ön-gösterim previous -- önceki, önceden prior to -- öncesinde (isim: priority = önem sırasında öncelik) privilege -- ayrıcalık, imtiyaz proclaim -- ilan etmek, genele duyurmak procrastinate -- işi geciktirmak, bugünün işini yarına bırakmak (isim: procrastination) prodigal -- mirasyedi, müsrif profound -- derin, derunî prolific -- çok eser veren, velûd promote -- 1. terfi ettirmek; 2. arttırmak, geliştirmek 3. tanıtımını, reklamını yapmak promotion -- 1. terfi, 2. arttırma, geliştirme; 3. tanıtım, reklam proofread -- metni yeniden okuyarak düzelti yapmak propensity -- eğilim, temayül prophecy -- kehanet (prophet: 1. kâhin; 2. peygamber) propose -- 1. teklif etmek, önermek; 2. evlenme teklif etmek (isim: proposal = 1. teklif; 2. evlenme teklifi) prosecute -- aleyhine dava açmak (public prosecutor = savcı) prospects -- gelecekte başarı umudu/şansı protagonist -- hikayenin kahramanı (tersi: antagonist = hikayenin kötü adamı) province -- il, taşra bölgesi (provincial = 1. taşralı, taşraya ilkişkin; 2. darkafalı, modalardan uzak) provision -- 1. tedarik; 2. tedbir; 3. şart (provisions = erzak, levazım) publicize -- halka tanıtmak, yaygın bilinirlik kazandırmak punctual -- dakik (isim: punctuality) purify -- arındırmak, saflaştırmak purchase -- satın almak, mübayaa etmek pursue -- izinden gitmek, peşini sürmek, takip etmek
|